Yaşar Aktaş

25 Kasım 2018

Yazmaya Neden ve Nasıl Başladım?

#yazmak#başlangıç

Anılarımı yazarken içimden ürperiyorum. Bugünlere nerelerden geldiğimizi bizden sonrakiler bilsin, okusun, öğrensin. Geçmişini bilemeyen geleceğini sağlam kuramaz. Bunlar yaşanmış olaylardır. Eğer, bu geçmiş kaleme alınıp yazılmazsa, unutulur, gider.

Ben; öğrendiğim, yaşadığım kadarı ile öğrendiklerimi ve yaşadıklarımı yazmaya çalışıyorum. Bu yazdıklarım, hikaye değil, masal değil bire bir yaşanmış olaylardır. Acı tatlı hatıralardır. Ömrüm el verdikçe, öğrendiklerimi, yaşadıklarımın hepsini yalansız yazmaya and içtim. Bu yükün altına girmek istemedim. Bire bir eşime ve çocuklarıma anlatmaya çalıştım. Onlar da anlatmadan ziyade yazarak anlat daha iyi olur dediler ve beni cesaretlendirdilerse de ben bir türlü yazmaya başlayamadım.

10.02.2008 Pazar günü İstanbul-Kağıthane-Başak Konutları 8. kattayız.

Burayı ben kızlarım için kiralamıştım. Çünkü Özden, Kağıthane’de Karadeniz Holding Şirketinde Muhasebe bölümünde çalışıyordu. İş yerine yakın olsun diye orayı kiraladık. Ben de eşimle her kış kızların yanına gidiyorum. Kasımdan, Nisan ayına kadar oradayız. Oradan Tekirdağ-Marmara Ereğlisi-Yeniçiftlik beldesine gidiyoruz. Eşimle birlikte Temmuz ayı ortalarına kadar orada bulunuyoruz. Orada 3 katlı yazlık yaptırmıştık. Oradan da Temmuz ayı ortalarında eşimle Sinop’a gidiyoruz. Sinop-Ada Mahallesi-Özlem Konutları-Dördüncü Sokak. Orada da dubleks evimiz var. Kasım ayına kadar da orada bulunuyoruz. Sinoptan, İstanbul-Yenibosna’ya, Kağıthane’ye gidip çocuklarımızla beraber yaşıyoruz. Onlar bize, biz onlara.. böyle bir yaşamımız vardı.

İşte 10.02.2008 Cumartesi veya Pazar olabilir. Eşim saat 10:00’a doğru kahvaltı hazırlamış. Bizde mutfakta masa başına toplandık, kahvaltı yapıyoruz. Bu arada yine geçmişle ilgili konulara girdik.

Özden, “ baba bunları yaz, yaz ki unutulmasın.” dedi. Ben de “neye yazayım” diye geçiştirmek istedim. Özden yemekten kalktı, “ben sana yazacak defter bulurum. Al sana şirketin ajandası, Al sana tükenmez kalem. Aklındakileri yaz. Bunlar önemli konulardır. Yazmazsan, unutulur gider.” dedi.

Onlar kahvaltı sonlarına geldiler. Ben yemeyi bıraktım. Çay yudumluyorum. Çocukluk anılarımdan bir başlayayım dedim ve başladım. Birkaç satır yazdım. Çok duygulandım. Adeta doldum. Suyun akıntısının önü tıkanıp baraj yapması gibi doldum. Yazmaya devam edemiyorum. Orada, o anda bir patladım. Gülme bir yandan, gözlerimden yaşlar akar bir yandan, ağlarım bir yandan. Eşim ve çocuklar da şaşırdılar. Sana ne oluyor? Eşim ve çocuklar da duygulandılar. Onların da gözleri doldu. Ama, bana sezdirmemek için çay yudumluyorlar. Arada biraz dinlen yazarsın. Acele etme diyorlar, yazma işini bıraktım. Yazmaya başlayınca; gülme krizine giriyorum. Ağlıyorum. Gözlerimden yaş boşanıyor.

Özden bana; “Baba sen çok dolusun. Rahatladıkça yazarsan sana kitap olarak bastıracağım.” Özlem öyle, Kurtuluş öyle..

“Sen yaz baba, ben yazdıklarını bilgisayara geçer, oradan da basım evlerinde kitap haline getirtirim.”

Beni her zaman cesaretlendirmeye çalıştılar. Bir ajanda Kurtuluş verdi. Onları kitaplarımın arasında saklıyordum.

Eşimle birlikte Yeniçiftlikten 03.09.2011’de Sinop’a hareket ettik. Ajandaları masanın üstüne çıkarıp koydum. Evde ne kadar tükenmez kalem varsa onları da önüme aldım. Aklıma gelenleri yazmaya başladım. Öyle bir yazım çalışmalarım oldu ki, masa başından ayrılamadım. Sağ elimin baş parmağı, işaret ve orta parmak (kalem tutan parmaklar) yazıyı bıraktığım zaman öylece bükük kalmaya başladı. Zamanla açıldı. Ben o günleri tekrar yaşadığım için çok seviniyor. Sevincim artıyor. Artık, gülme krizi, ağlama olayı bitti. Bu durum sevinç ve mutluluğa dönüştü. Böyle giderse daha neler yazacağım neler.

Bu iş bir ilham meselesi. İnsanın aklına her zaman gelmiyor. Bazen hayaller öyle bir kabarıyor ki, kalem yazmaya yetiştiremiyor.

İnsanlar anılarını günü gününe yazsalar daha iyi olur. Bu anılar birikmez. İnsan yazarken zorlanmaz. Anıları; günlük, haftalık, aylık, en fazla yıllık yazmalı diyorum.