Yaşar Aktaş

25 Kasım 2018

Ali Bey Dedem ve Çanakkale Meydan Muharebesi

#savaş#çanakkale

Çanakkale Meydan Savaşı’na asker toplamaya başlamışlar. Dedem Ali Bey uzak yöreden evlendiği için (Sinop, Kabalı beldesi) ilk günlerde askere almamışlar. Sonra onu da askere almışlar. Dedemgilin iyi atı varmış, onu da askeriye almış.

Babaanneme, Ali Dedemin savaşa nasıl katıldığını sordum. Savaşa gidenleri nasıl uğurladıklarını sordum;

“Oğlum, savaşa giden kafile ilçeden davul zurna eşliğinde kalkardı. Her asker gencin sırtında bir torbası vardı. Bu torbalarında herkesin karınca, kaderince giyecek iç çamaşırı birkaç çift yün çorabı. Çarık, yolluk (yiyecek vesaire) vardı. Omuzlarında el peşkiri (havlu), davul zurna çalar. Onlar da çeşitli oyunlar, türküler, naralar, el vurmalar, alkışlar, ağlamalar, gülmelerle yollarına devam ederken, geçtikleri yöre halkı yollarında gruplar halinde onları karşılar ve onlara moral verirlerdi. Yavrum, çok acı günlerdi. O günleri Allah’ım bir daha yaşatmasın. Elde yok, avuçta yok, üstte yok, baş ve ayakta yok. Yok, yok.”

Dedem, Çanakkale’de yaralanmış 3,5 aylığına temiz hava adı altında kolu boynuna asılı gelmiş. Eline şarapnel çarpmış. Kolunu kesmek istemişlerse de razı olmamış. Kolu boynunda asılı gelmiş. 3,5 ay sonra tekrar askere çağırmışlar. Bir daha dönememiş.

Babaannem 22 yaşlarında, Emin Amcam 5-6 yaşında, Hüseyin Amcam 2-3 yaşında, babam ise(Kazım) yeni doğmuş. Babaannem çocuklarını büyütme mücadelesindeyken dedemin savaşta kaybolduğu bildirilmiş. Çok zor günler geçirdiğini anlatırdı. Dedemin arazi vergileri ödenmemiş. Babaannemin ödeyecek parası yok. Mısır-buğday satmış tapularını tekrar geri almış. O tapu eski yazı ile yazılmış, ben de gördüm.

Dedemin akıbetini öğrenmek istiyordum. Askerlik Şubesinden öğrenebileceğim söylendi, sene 1965. Dilekçe ile müracaat ettim. Zamanın Şube Başkanı kızdı,

“para mı almak istiyorsun” dedi. “Efendim, babaannem de sağ, o da ne olduğunu merak ediyor” dedim.

Künyeler eski yazı ile yazılmış, ben eski yazı bilmem.

“Efendim, ben eski yazı bileni bulursam olur mu?” dedim. Kabul etmedi. “Ben defterleri karıştırtmam” dedi. Tabii, ben de biraz kızdım. “Dedem, düşmanları karıştırmış, nasıl olur da siz defterleri karıştıramam diyorsunuz” dedim ve oradan ayrıldım.

Ayancık Adliyesinde babaannemin amcasının oğlu vardı. Başkatip Ali Bey. Onunla az da olsa tanışırdık. Sözü geçen akıllı bir adamdı. Bana o künyeleri herkes okuyamaz. Ya Avukat Hüsnü (Arzuhalci), ya da avukat Mahmut Efendi (Arzuhalci) ikisinden biri okur diye yol gösterdi. Avukat Hüsnü’ye gittim. Durumu anlattım, 40 Lira alırım dedi. Hüsnü Bey’in bürosu ile Şubenin arası 30 metredir. Buradan oraya o para bana biraz çok geldi.

Mahmut Efendi’ye gittim, hemen kalktı. Gel gidelim dedi. Onun bürosunun uzaklığı da aynı, gittik. Şube Başkanı Yüzbaşı Hasan Bey, Sinop’lu idi. Biraz da dili peltekti. Bozuldu ama bozuntuya vermeden Mahmut Efendiye “Bakıver bakalım” dedi. Mahmut Efendi, dedemin doğumunu, kardeşlerini, lakabını sordu. Ben 3 aşağı 1 yukarı doğum tarihini tahminen söyleyebilirim dedim. Oradan da yararlandı. İsimleri okumaya başladı. Tabai oğlu Ahmet Ağa, oğlu Hüseyin Ağa, Hüseyin Ağa’nın oğlu Yusuf Ağa, Ali Bey diye söyledi. İşte benim dedem Ali Bey’dir. (Tabai oğlu) Türkçeleşmişi Tapoğlu’dur. En son dedemin savaşta yaralandığı, revirde öldüğünü Mahmut Efendi belirtti. Hatta kütük defterinin sol baş sayfasından okuduğuna dikkat ettim. Sayfa numarası defter numarası da vardı. Bir kağıda yazıp bana verdi, kayıt ettim. Hepsine rahmet diliyorum.