Yaşar Aktaş

25 Kasım 2018

Samsun Devlet Hastanesi’ne gidiş

#samsun#sinop barış

1986 yılının mart ayının son haftası, günlerden pazardı. Hava çok güzeldi. Malûm ya eşimle birlikte her cuma günü öğleden sonra üçte öğrencileri Mestan Köyü İlkokulundan paydos eder, Ayancık’ın yolunu tutardık. Cumartesi–pazar günleri Ayancık’taki evimizde kalır, Pazartesi otomobilimize sabah yedi buçukta biner okula dönerdik.

Havalar o yıl erken ısındığı için babamla annem köye gitmek istediler. Yanlarında inekleri ve yetişmiş buzağıları da vardı. Pazar günü sabahı bir kamyon kiraladım. Kamyonun üzerinde “Alın Teri” yazıyordu. Hayvanları kamyona bindirdik, köye doğru yola çıktık. Ben otomobilimle eşim ve çocuklarımla, kamyonda da hayvanlar, annem ve babamla beraber köye ulaştık. O yıllarda kamyon yolu okulun üst tarafındaki viraja kadardı. Bizim mahalleye kadar çıkmıyordu. Ben otomobilimi lojmanın önüne çektim. Eşim ve çocuklar eve gitti. Ben de okulun üst tarafında duran kamyondaki hayvanları indirmeye yardımcı olmak için yukarı çıktım.

Bizim mahalle merkez köye 45 dakika uzakta idi. Hayvanları Aktaş Mahallesi’ndeki evimizin oraya kadar götürdük. Babam ve annemle onları yerleştirdikten sonra tekrar eşimin yanına döndüm. O gün indir bindir bayağı yorulmuştum. Yorgunluk bir şey değildi aslında. Babamla aramızdaki geçimsizlik son safhasına ulaşmıştı. Geçimsizliğimizin nedeni babamla kız kardeşim Ayşe’nin aralarındaki ev sorununda ortada kalmamdı.

Şöyle ki; Ayşe babamdan Ayancık’taki oturduğumuz evden iki daire istiyor, babam da iki daire olmaz bir dairede otur, orası da senin olsun diyordu. Bu yüzden Ayşe, babamı mahkemeye vermişti. Avukatlarda şahit istiyor her iki taraftan…. Babam ondan yana şahitlik yapmamı istiyor, Ayşe de ondan yana şahitlik yapmamı istiyor. Bense her ikisine de şöyle cevap verdim:

“Ben size neden şahitlik yapayım? Evi aslında yaptıran benim, sizin de az çok maddi manevi yardımlarınız dokundu.”

Babam ve Ayşe ile geçimsizliğimiz bundandır. Ben böyle bir geçimsizliği içime sindiremiyordum. Fakat her ikisine de haber anlatamıyordum. Anlatıyordum da anlamıyorlardı. Ben arada eriyip gidiyordum. Bu olaylar da beni oldukça yıpratmıştır.

Anne ve babama yardım edip hayvanları yerleştirdikten sonra lojmana döndüm. Eşim ve çocuklarımla akşam yemeğini yiyip 2 – 3 saat sonrasında yattık. Aile geçimsizliği içimi öyle kemiriyordu. Bu hal ve hareketlerime de yansımaya başlamış, eşim bana “- sen uykunda konuşuyorsun, mücadele ediyor ve dişlerini gıcırdatıyorsun” diyordu. O gecenin sabahı uyanamamışım, eşim derse girmiş. Teneffüslerde beni yoklamış. Saat 12:00’ye doğru eşim dersten çıkıp geliyor, beni uyandırmaya çalışıyor. Uyandığımı az da olsa hatırlıyorum. Yataktan kalkmaya hatta bir taraftan diğer tarafa dönmeye kuvvetim yoktu. Eşimin elimden tutup kalkmam için yardımcı olduğunu da hayal meyal hatırlıyorum.

Eşimin sonradan “seni kaldırdım ama sen sendeleyerek, bir şeyler söyleyerek kapıya yöneldin. Seni tutup tekrar yatırdım” dedi.

Öğleden sonra eşim saat 15’te öğrencileri paydos edip, mahallemizden Emin Demir’i çağırıyor. Olayı anlatıyor, ondan bizi arabamızla ilçeye götürmesini istiyor. Beni muayene ettirmesi gerektiğini bildiriyor. Emin kabul etmiş, biz de böylece ilçeye inmişiz. İç hastalıkları uzmanı doktorun muayenehanesine gittiğimizi hatırlamıyorum. Yalnız, arabadan indirildiğimi bugün yaşamışım gibi hatırlıyorum. Otomobilden yardım edilerek indiğimde midemde bir bulantı, dünya üzerime göçüyor gibi bir hal. Birkaç adım attım, kasyen yapmaya başladım. Kasyen yaparken “ah anam, of anam” diyorum. Bu arada nerede olduğumu az da olsa hatırlıyorum. Etraftan sesler geliyor kulağıma; “Ne oldu buna?” “Bu Yaşar Hoca değil mi yahu? “Korkma, bir şey yok” gibi… Ama kasyen yapmak için kasıldıkça ağzımdan zehir gibi bir koku geliyor. İndiğim yer doktorun sokak kapısının yanı. Kuyumcu Timur’un dükkânının karşısı. Doktor ikinci katta beni muayene ediyor. Eşime ben bu hastalığa bir şey diyemem, Samsun Devlet Hastahanesi’ne zaman geçirmeden gidin diyor. Emin, eşimle beni Samsun’a götürüyor. Samsun’a nasıl ulaştığımızı hatırlamıyorum. Yalnız yarı karanlık bir yerde beyaz elbiseli bay-bayan bana çeşitli sorular soruyor. İsmim, işim, çocuklarımın sayısı ve isimleri gibi. Bir kısmını cevaplıyorum. Ama çocuklarımın ismini hatırlamıyorum, söyleyemiyorum.

Samsun Devlet Hastahanesi yetkilileri eşime; hastahane 19 Mayıs Hastahanesi’ne taşındığı için bana bakamayacaklarını, Ankara Numune Hastahanesi’ne sevk edebileceklerini, orada tedavi olabileceğimi söylemişler. Eşim tereddüt etmiş. Çünkü; 1974 Eylül ayının ikinci, üçüncü haftalarında kızım Özlem Samsun’dan Ankara’ya sevk edilmiştir. Oranın durumlarını iyi bildiğimiz için Ankara’ya gitmekten vazgeçiyor. Tekrar Ayancık’a dönüyoruz.

Gece 01:00’de Ayancık’taki evimize gelmişiz, sabah eşim beni uyandırdı. Ama bende halsizlik, yorgunluk, bitkinlik vardı ve kendi hareketlerime hakim olamıyordum. Eşimin yanımdan ayrılmamasını istediğimi hatırlıyorum. Çünkü, anlatamayacağım kadar vücudum, kafam darmadağındı. Her an ölebileceğimi düşünüyor, bunun telaşına düşüyordum. Uyuduğum zaman ölümcül rüyalarda yaptığım mücadeleler ile bitkin bir şekilde uyanıyordum.

Eşim İstanbul’a gitmemiz için, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden sevkimi alıp Devlet Hastanesinden ilgili işlemlerimi yaptırmaya gidecekti. Ancak beni yalnız bırakmamasını söylemiştim. Ayancık’taki binamızın 2. Katındaki dairede annem ve babamla beraber oturuyorduk. Annem ve babam Mestan köyündeydiler. Kardeşim Ayşe binanın 3. Katında, yani bizim tam üst dairemizde oturuyordu. Eşimin müdürlüğe gitmesi gerekiyordu, ancak beni yalnız bırakamıyordu. Kardeşim Ayşe’de 2. Kattaki daireye gelmiyordu. Eşimde beni çaresiz 3. Kata Ayşe’nin dairesine çıkardı, böylece müdürlüğe gidebildi.

Öğleden sonra babam hastalandığımı duymuş ve gelmişti. Babam da 3.kata Ayşe’nin dairesine çıkmıyor, 2. Kata inmemi istiyordu. Eşim beni yine alt kata indirdi. Babamı hayal meyal gördüm. Hala kendimi toplarmış değildim. Bu arada tuvalete gitme ihtiyacı duydum. Tuvalete bile tek başıma gidemiyordum, eşimin yardımıyla gidebildim. Tuvaletten zor çıktım. Eşim tekrar sevkimin yapılabilmesi için dışarıya gitmeliydi. Beni tekrar Ayşe’nin yanına 3. Kata çıkarıp, kanepeye yatırdı. Hastalığımı duymuş olan amca kızlarım; Hayriye, Cemile, Hacer’in geldiklerini hatırlıyorum. “Dünden beri yemek yememiş, yemek yedirelim” dediler. Fakat ben de yemek yiyecek ne iştah var ne de güç! Amca kızlarım zorladılar; “yoğurdu ye bari” dediler. Yoğurdu kaşıkla değil de elle yemeğe başlamışım. Kaşık yerine elimi kullanmaya başlamışım. Bu arada amca kızlarımın “eyvah Yaşar çok hasta, kendinde değil” gibi sızlanmalarını duydum. Onlarla birlikte ben de ağladım. Akşama doğru emekli öğretmen Rasim Bey’in ve sonradan da Aziz Aslan’nın (Aziz Hoca) ziyaretime geldiklerini hatırlıyorum.

Akşam oldu, babam köye gitmiş. Eşimle beraber 2. Katta kaldık. Annem ve babam sabahsı köyden geldiler. Benim sinirlerim iyice zayıflamış; yakınlarımdan kimi görsem kahırlanıp ağlama hastalığı belirmeye başlamıştı. Kimi gördümse ağlamadan duramıyordum.

Eşim sevk edilmemle ilgili bütün muameleleri tamamlamıştı. Akşam otobüsü ile Ayancık’tan İstanbul’a yola çıktık. Eşim, ben, bir de Rıfat enişte. Onun da İstanbul’da kızı var. Hem bizi yalnız bırakmak istemedi hem de gitmişken kızımı da görürüm dedi. Otobüse bindiğimizi hayal meyal hatırlıyorum. Tanıyanlar “Geçmiş olsun Yaşar Hoca” diyorlardı.

Öyle tahmin ediyorum ki saat gece 01:00 sularında otobüste otuyorum, etrafımdaki seslerden uyandım. Otobüs durmuştu. Ama hâlâ rüya aleminde gibiydim.

“Ne oldu? Geldik mi?” diye eşime sordum.

Meğer otobüsün kapısı bozulmuş, kapanmıyormuş. Onarımı yapacak ustanın gelmesi bekleniyormuş. Orada ben ve diğer yolcular 5-6 saat bekledik, otobüste üşüdük. Yolculuk sırasında dönem dönem uyanıyordum, etrafıma bakınıyor, konuşmalara katılmıyordum. Konuşacak gücüm yoktu. Karşı koltuktan bir bayan devamlı eşimle konuşuyorlardı. Bayanın yanında oturan kişi (sonradan kocası olduğunu öğrendik) zaman zaman bana dikkatlice bakıyordu. Beyefendi de benden birkaç yaş büyük gösteriyordu.

Bu arada Adapazarı yakınlarında yemek molası verdik. Ben de otobüsten inmek istiyordum. İnmeye çalışırken, bana dikkatle bakan beyefendi inmeme yardımcı oldu. Artık ben de ona bakmaya başlamıştım. “Aman düşme, tutun bana” vs. diyor, bana yardımcı oluyordu. Fakat o da benden daha sağlıklı görünmüyordu. Onun bana bakışlarından “Eyvah! Hoca’ya yazık olmuş, Allah’ım yardımcı ol” sözlerini içinden geçirdiğini seziyordum.

Sabah varacağımız İstanbul’a ancak öğleden sonra varabildik. Topkapı Otogar’ında otobüsten indik. Bu ara olan bitenden haberim yok. Bu arada yanımıza bir taksi yanaştı. Otobüste tanıştığımız Bay ve Bayan bizi taksiye buyur ediyor, bize gideceğiz diyorlardı.

“Sizin sevk edildiğiniz Çapa Tıp Fakültesi bizim evimize çok yakın” diyorlardı.

Eşimin kardeşi Cengiz Yedikule’de, ben kız ve kardeşim Nezaket’le erkek kardeşim Metin Beylerbeyi’nde oturuyordu. Biz kardeşlerimizden birine gideceğiz dediysek de onlar çok ısrar ettiler.

“Bize gidelim, sizi ziyaret etmek isteyen yakınlarınız da bizim evde sizleri ziyaret edebilirler” dediler.

Topkapı’ya da yakın oturuyorlarmış; Odabaşı, Şehremini. Evlerine geldik, hoşbeşten sonra yeniden tanışmaya başladık. Makbule Hanım ve Satı Beyefendi o gün bize çok yardımcı olmuşlardır. Makbule Hanım’ın annesi de bizim köydenmiş.